Uzun süredir serbest piyasada rekabet ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum. Geçen günlerde internette iktisat kitaplarında kullandığımız klasik rekabet kavramı (tam rekabet piyasası) ile Avusturya İktisat Okulunun rekabete bakışı arasıdaki farkları anlatan şu makaleye rastladım. Aslında benim üzerinde durmak istediğim konu bir firmanın monopol olduğuna karar vermek için, piyasadaki firma sayısına bakmanın yanlış olduğunu ve önemli olanın piyasaya giriş engelinin olmaması gerektiği idi. Bu konu makalede ele alınıyor. İlgilenenler yukarıdaki linkten okuyabilirler.
Ben yine bu konuyla ilgili düşüncelerimi bir örnekle açıklamaya çalışacağım.
Rekabet hakkında eksik kalan bir konu potansiyel rakipler. Piyasada her zaman çok sayıda firmanın birbiri ile rekabet halinde olmadığını görebiliriz. Ancak bu onların monopol gücüne sahip olduklarını göstermez. Çünkü, kâr monopol kârı seviyesine çekildiğinde o piyasanın çekiciliği artacak ve piyasaya yeni girişler olacaktır. Tabii bunun olması için piyasaya girişin engellenmemiş olması gerekir. Ayrıca rekabet her zaman tek yönden gelmeyebilir. A firmasının ürettiği bir malla rekabet etmenin tek yolu, A’nın ürettiği malın aynısını üretmek olmayabilir. Bambaşka bir yenilikle piyasaya giriş yapılabilir. Örneğin; bundan 10-15 yıl önce müzik dinlemek için herkes walkman almak zorunda idi. Tabii büyük walkman üreticilerinin yanı sıra bir çok küçük üretici de vardı. Bunlar arasındaki walkman piyasası için yapılan rekabet bir anda bitiverdi. Çünkü önce birilerinin aklına daha kaliteli ve daha fazla şarkı dinleyebilme imkânı veren cd ve mp3 cd’si çalabilen cd player üretmek geldi. Daha sonra cd ya da kasete gerek kalmadan müzik dinlenebilen küçük mp3 ve mp4 çalarlar üretilmeye başlandı. Bu küçük aletler yüzlerce şarkı alabiliyorlardı ve walkman’e ve cd player’a göre taşıması çok daha kolaydı. Ve en sonunda artık cep telefonlarından da oldukça kaliteli olarak müzik dinlenebiliyor. Son birkaç yılda hiç walkman ya da cd player satın aldınız mı ya da satın alan birini gördünüz mü? Hiç zannetmiyorum. Artık minik bir mp4 ile müzik dinliyorsunuz veya cep telefonunuzu değiştirirken müzik çalabilen bir cep telefonu alıyorsunuz, çünkü mp4 için ekstra para harcamak istemiyorsunuz. Walkman ve cd player piyasasının liderleri ummadıkları bir rekabetle karşılaştılar. Rakipleri daha kaliteli ve daha ucuz walkman üretmediler. Evet ürünleri daha kaliteliydi, ama walkman’den tamamen farklıydı. İnsanların kaliteli müziği ucuza dinlemek dışındaki isteklerine cevap veriyordu. Müzik çaların boyutu ve taşınmasının kolaylığı, çok daha fazla şarkı hafızasına sahip olması, şarkıcıdan sıkıldığınızda kaset değiştirme zahmetine katlanmadan bir düğmeye basarak başka bir şarkıcıya geçme kolaylığı, cep telefonlarında olduğu gibi daha az para harcama bu tüketici isteklerinden bir kaçı. Bir süre sonra artık hiç walkman’den bahsetmez olduk. Piyasa mp4 çalara ve cep telefonuna kaldı. Ama hikâye henüz bitmedi. Kim bilir başka ne yenilikler göreceğiz.
Dalgalı döviz kurunun uygulanmasının anlamı, döviz kurunun döviz arzı ve döviz talebi tarafından piyasada belirlenmesidir. Döviz arzı ve döviz talebindeki değişmelere göre kur yükselir, düşer veya aynı kalır.
Türkiye’de döviz kurundan memnun olmayan kişilerin bolca bulunduğunu biliyoruz. Bunların başını TİM çekiyor. Bir taraftan ihracatta rekorlar kırılırken, diğer taraftan kur yükselmezse batarız edebiyatı gazete ilanlarına kadar taştı. Kur yükselirse, ihracattaki miktar artışının mı, yoksa fiyat düşüşünün mü daha etkili olacağına göre daha az veya daha fazla döviz kazanırız. Bilinen şu ki, Türkiye’nin ihracat ve ithalatının kur esnekliği düşük. Durum böyleyken hala kur yükselişi isteyenler, ellerinde hala 1,50-1,60lardan aldıkları dolarları mı tutuyorlar acaba diye düşünüyor insan. Tutuyorlarsa, birinin onları fırsat maliyeti kavramından haberdar etmesi gerek.
Tabii problem burada bitmiyor. İhracatçılar haklı bile olsalar, bu ülkede yaşayan sadece onlar değil. Döviz kuru neden onların isteklerine göre belirlensin ki, neden onlar kollansın ki. İhracat yapanlar kahraman da, ithalat yapanlar vatan haini mi? Bırakın piyasada herkes kendi hesabını yaparak dövize veya TL’ye yatırım yapsın, kur da böylece belirlensin.
Bir dönem sanki tek değişken cari hesapmış gibi, bu kadar cari açık veriyoruz niye kur yükselmiyor diye eleştiriler vardı. Hatta bu bir bakan tarafından bile söylenmişti. Şimdi sanırım cevap bulunmuş. Faiz yüksek olduğu için kur yükselmiyormuş. Evet, döviz kurunun yükselmesini isteyenlerin en büyük hedefi Merkez Bankası. MB faizleri %12-13lere düşürürse kur patlayacak, onlar da rahat edecek. Faizin döviz kuru üzerinde belirleyici olduğunu biliyoruz, ancak ne derece etkili olduğu konusunda bazı kuşkular var. Türkiye’de yıllarca yüksek ve faiz yüksek kurla yaşadığımızı unutmayalım.
Döviz kurunun yükselmesine siyasi belirsizlik, ekonomik çöküş, askerin siyasete daha fazla karışması gibi etkenler neden olur. Bakın Kuzey Irak’a operasyon ihtimali belirince dolar bir miktar yükseldi. Yani, insanlar ellerinde tuttukları ülke parası ile ilgili bir risk gördüklerinde hemen arz-talebi etkileyerek kuru değiştiriyorlar. Sözün özü, dalgalı kur işliyor
Dünyada birçok ülke MB’sı tarafından kabul görmüş olan MB’nın bağımsızlığı fikri ve MB’nın görevini fiyat istikrarını sağlamak düşüncesine ilk örnek Bundessbank’tı. Almanya’nın yaşadığı hiperenflasyon sonrasında Bundesbank bağımsızlaştı ve görevi fiyat istikrarı olarak tanımlandı. Bu düşüncenin altında teorik bir temel de vardı tabii ki.
Phillips Eğrisi olarak bilinen eğri, enflasyonla-büyüme(işsizlik) arasında aynı(ters) yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Buna göre, ekonominin büyümesi için bir miktar enflasyona katlanmak zorunda kalırız. Bu görüşün sonucu olarak, MBları piyasadaki likiditeyi arttırarak, bir miktar enflasyon yaratmak pahasına büyümeyi sağlayabilir. Ancak literatürde Phillips Eğrisi aleyhine bir çok argüman var. Phillips Eğrisi ile tam zıt sonuçlara ulaşmış teoriler de mevcut.
Bunlardan biri Monetarizm. Monetarizm’e göre, enflasyonla-büyüme(işsizlik) arasındaki aynı(ters) yönlü ilişki sadece kısa dönemde geçerlidir. Uzun dönemde enflasyonla büyüme(işsizlik) arasında hiçbir bir ilişki yoktur. Bunun nedeni adaptif bekleyişler. Yani, insanlar önceki gerçekleşmiş enflasyon oranına göre beklenti oluştururlar ve her yeni enflasyon oranı ile bekleyişlerini uyumlaştırırlar/yenilerler. Bunun sonucunda da, gevşek para politikası sonucu artan ücretler nedeniyle işgücü arzı artar, ancak aslında enflasyon nedeniyle ücretlerin reel olarak artmadığını gecikmeli olarak gördükleri için, uzun dönemde işgücü arzını yeniden azaltırlar. Sonuçta, gevşek para politikası sadece kısa dönemde büyümeyi arttırır, ancak uzun dönemde sadece enflasyona sebep olur.
Bir başka teori Rasyonel Bekleyişler olarak biliniyor. Adından anlaşıldığı gibi, bu teorinin temel farkı bekleyişlerin rasyonel olması. Yani, insanlar bekleyişlerini önceki enflasyon oranına göre değil, gerçekleşecek olan enflasyon oranına göre kurarlar/gerçekleşecek olan enflasyonu öngörürüler. Para arzı arttığında, bunun enflasyonla birlikte bir artış olduğu bilinir ve işgücü arzı artmaz. Sonuçta, enflasyonla-büyüme (işsizlik) arasında kısa dönemde de, uzun dönemde de hiçbir ilişki yoktur.
Bu iki teoriye göre, MB’nın enflasyonu düşürmek için uyguladığı politikalar büyümede düşüşe neden olmaz. MB büyüme endişesi ile gevşek para politikası izlediğinde Monetarizm’e göre kısa dönemde bir miktar büyüme yaratır ancak uzun dönemde sonuç sadece enflasyondur. Rasyonel Bekleyişlere göre, kısa ve uzun dönem sonucu enflasyondur.
Aslında literatür burada bitmiyor. 80’li yıllardan itibaren enflasyonla-büyüme(işsizlik) arasında ters(aynı) yönlü ilişki bulan çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar göre, MB fiyat istikrarını sağlarsa, yani ekonomi düşük bir enflasyona sahip olursa, ekonomik faaliyette bulunanlar fiyatları tahmin edebilip, önlerini görebildikleri için büyüme de desteklenmiş oluyor.
Buraya kadar yazılanları toplarsak, MB’nın büyüme endişesi ile para politikası izlemesi, büyümeyi desteklemek yerine enflasyonla sonuçlanır. Zaten 6 yıldır Türkiye’de enflasyon düşüşü ile birlikte yüksek büyümeyi aynı anda yaşıyoruz.
İktisadi hayat karmaşıktır. Bir faktör bir çok başka faktörden etkilenir. Bütün bu faktörlerin varlığını ve işleyişini öngörmek de imkansızdır. Zaten iktisat derslerindeki basitleştirici varsayımlar da bu yüzden yapılır. Bir malın fiyatını belirlemek için, modele o malın fiyatını etkileyen tüm değişkenler katılırsa model içinden çıkılamaz bir hal alır. Aynı durum ekonomik plan yaparken de geçerlidir. Bugün çok kritik olarak gördüğünüz bir malı yurt içinde üretmek için o sektöre yatırım yapmayı ve gümrük duvarları örmeyi planlarsınız. Üretim miktarı ve kalitesi açısından pek başarılı da olamazsınız. Ama yüksek vergiler nedeniyle o malın ithalatını engellemişsinizdir. Aradan 20 yıl geçer, ülkenizin, dünya ekonomisinin durumuna bakarsınız koruma altına aldığınız o mal artık önemsizdir. Bir çok ikamesi vardır ve bu ikame mallar sizin gümrük duvarları sayesinde ürettiğinizden çok daha kaliteli ve ucuzdur. Üreticileriniz de o malı ithal etmeye çalışırlar, çünkü yurt içindeki alternatif yetersiz ve pahalıdır. Uyguladığınız yüksek gümrük duvarları nedeniyle üreticileriniz hak etmedikleri bir gelir elde etmişlerdir. Ama değişen şartlara ayak uyduramamışlardır. Serbest ticaret altında kendilerini değişen şartlara uydurmak zorunda kalacak olan üreticileriniz, devlet sayesinde kolay ve garanti kazancı görünce şartlara ayak uydurmak için herhangi bir müşevviğe sahip değildir. Uyguladığınız korumacı politikaların sonucu, geri kalmış üretim teknikleriyle, sizden başkasının kullanmadığı malları üretmek olmuştur.
İktisadi hayat karmaşıktır. Kapitalistler halkı “kazıklamasınlar” diye tavan fiyat uygulaması yaparsınız. Sonuç pek sizin hayal ettiğiniz gibi olmaz. Tavan fiyatı uyguladığınız ürün artık bulunamaz olmuştur. Eskiden her mahalledeki markette bulunan o ürün bir anda sırra kadem basmıştır. Ancak karaborsadan sınırlı miktarda ve eskisinden birkaç kat pahalıya bulabilirsiniz.
İktisadi hayat karmaşıktır. Piyasaya müdahale etmek için bir politika geliştirirsiniz, bilmediğiniz bir çok değişken, öngöremediğiniz bir çok mekanizma politikanızın sonuçlarını, sizin hedeflediğinizden bambaşka bir yere getirir.
Bunun son örneğini okulların açıldığı hafta emirle taksi ücretini düşürmeye çalışanların karşılaştığı sonuçta gördük. Öğrencilere %50 indirimli taksi ücreti uygulanması emredilmişti. Sonuç; taksi bulamayan öğrenciler, yolcular.
Benzer şeyi her bayramda bedava otobüs uygulamasında yaşıyoruz. Bayram ziyareti kolay yapılsın diye yapılan bu uygulamanın sonucu; bedava otobüsler işi olmayanlar tarafından o kadar kalabalık hale geliyor ki ve bedava otobüslerde sıklıkla gördüğümüz çetemsi, 13-16 yaş arası çocuklar kadar rahatsız edici oluyor ki, gerçekten otobüs kullanmak zorunda kalan bir çok kişi ya eziyet çeke çeke otobüsü kullanıyor ya da hiç kullanmıyor.
İktisadi hayat karmaşıktır. Fiyatlar emir dinlemez.
Daha önceki şu yazımda bütçe açığı ile ilgili bir kısıtın yeni anayasada yer alması gerektiğini yazmıştım. Eser Karakaş da bugünkü yazısında bu konuya değinmiş. Kendisi, “bütçe açıklarının milli gelire oranına bir sınır getirilmesi düşünülebilir” demiş. Yazının tamamını okumak için buyurun.
Klasik İktisatçılar devletin ekonomideki rolünü yargı, iç güvenlik ve dış güvenlik hizmeti sağlamak olarak tanımlamışlardır. Bunun dışındaki her ekonomik faaliyet özel sektöre bırakılmalıdır. Keynesyen İktisadın 1930larda kabul görmesi ile devletin ekonomideki rolü artmaya başladı. Keynesyen İktisat devletin ekonomiye müdahalesini meşrulaştırmış oldu. Keynesyen İktisatçılara göre ekonominin dengeye ulaşabilmesi için devletin ekonomide aktif olarak rol alması gerekiyordu. Devlet izleyeceği maliye ve para politikaları ile ekonomideki tam istihdam seviyesini sağlar. Devletin ekonomideki rolü zamanla o kadar kanıksandı ki tartışmalar maliye politikası mı yoksa para politikası mı daha etkilidir tartışmasına döndü. Monetarizmin öncüsü M. Friedman maliye politikasının etkisiz, para politikasının ise kısa dönemde etkili olduğunu ve para politikası ile ilgili bir kuralın anayasada bulunması gerektiğini söylemişti.
Monetarizm ile Keynesyen düşünce arasındaki temel farklardan biri para politikasında duruma göre- kurala göre para politikasıdır. Monetarizm ekonomideki likidite miktarının her yıl belli bir oranda arttırılması gerektiğini ve bu oranın da anayasada yer alması gerektiğini savunur. Keynesyen İktisat ise, ekonomik konjonktüre göre para politikasının değiştirilmesi gerektiğini söyler. 1970lerde yaşanan stagflasyonla mücadelede Keynesyen politikalar etkisiz oldu. Bu politikalara göre, ekonomide işsizlik olduğunda gevşek para politikası, enflasyon olduğunda ise sıkı para politikası uygulanmalıydı. Fakat stagflasyondaki bir ekonomide bu politikaları uygulamak imkânsızdı. Monetarizm bu krize karşı sağladığı başarılı politikalarla dünyada kabul gördü.
Klasik İktisatta devletin rolü yukarıda bahsettiğimiz gibi sınırlı olduğundan bir maliye politikası söz konusu değildi. Para ise reel değişkenlere etki yapmayan, sadece bir mübadele aracıydı. Adam Smith’in Ulusların Zenginliği yazdığı yıllarda para da altındı zaten. Bu nedenle bu tartışmalara Klasik İktisatta rastlamıyoruz.
Monetarizmle hemen hemen aynı yıllarda James Buchanan siyasetin yozlaşacağını söyleyerek, devletin ekonomiye müdahalesinin engellenmesi gerektiğini savunuyordu. Buchanan’a göre, devletin ekonomiye müdahalesini engellemek için bir ekonomik anayasa hazırlanmalıdır. Bu sayede siyasi iktidarın ekonomiye keyfi müdahalede bulunması engellenmiş olacaktır. İktisatta bu ekol “Anayasal İktisat” veya “Kamu Tercihi” olarak bilinmektedir.
Anayasal İktisat savunucularına göre, devlet siyasi ve ekonomik olarak yozlaşır. Bu nedenle anayasal kurallarla ekonomideki devlet faaliyeti sınırlandırılmalıdır. “Anayasal İktisat’ın temel amacı, ekonomik alanda insan davranışlarını sınırlayan ve insana empoze edilen sınırları incelemektir. Bu sınırlar nelerdir, nasıl ortaya çıkarlar ve alternatif sınırlar arasında tercih hangi kriter veya kriterlere göre yapılır gibi sorulara cevap bulma gayreti, Anayasal İktisat’ı yaratmıştır.”
Siyasi İktisadın yozlaşma Nedenleri
Siyasetçilerin her zaman doğruyu ve iyiyi savunan ve uygulayan melekler olmadığını biliyoruz. İktidarda olanlar ve hatta muhalefet siyasi alanda hatırı sayılır bir güce sahiptir. Bunun nedeni, devletin güç kullanma yetkisine sahip tek varlık olmasıdır. Devlet güç kullanma tekelini keyfi olarak kullandığında çok acı sonuçlarla karşılaşıyoruz. Güç kullanma konusundaki temel argüman, devletin bu gücü ancak insan hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla uygulayabilmesi olmalıdır. Bunu sağlamak için devletin keyfi güç kullanımı yasalarla sınırlandırılmalı, devletin güç kullanabileceği alanlar yasalarla belirlenmelidir.
Aynı durum ekonomik alan için de geçerlidir. Devletin ekonomiye müdahalesi hem özgürlükler açısından meşru değildir, hem de olumsuz sonuçlar doğurur.
Sınırlandırılmamış bir devlette, iktidar sahipleri sonsuz bir güce sahiptir. Bu güç ekonomik alanı da kapsar. Politikacının ahlâki davranmalarını bekleyerek, bu gücü kullanmamalarına bel bağlayamayız. Çünkü, sistem bir kez böyle kurulduğu zaman, doğası gereği yozlaşmaya açıktır. Devletin lütuf dağıtacak gücü olduğu sürece, bu lütuflardan yararlanmak isteyen de, bunları dağıtmak isteyen de olacaktır. Burada, F. Hoelderlin’in “Devleti cehennem haline getiren şey, insanın onu cennet haline getirmeye kalkışmasıdır”sözü hatırlanmalıdır.
Anayasal İktisat, ekonomik bir anayasa ile devletin ekonomik hayata müdahale yollarını yasaklamak amacı gütmektedir. Para politikası, maliye politikası, gelir dağılımı, çalışma hayatı gibi çeşitli konular Anayasal İktisat açısından incelenmiştir.
Anayasal devlet ve Anayasal İktisat hakkında temel bir yazı oldu. Ayrıntılar için canaktanweb’den yararlanabilirsiniz.
GSMH rakamlarının açıklanması ile 2006’nın üçüncü çeyreğinde başlayan, dördüncü çeyrekte iyice belirginleşen yurt içi özel nihai tüketim harcamalarındaki durgunluk ve ihracatın büyümenin lokomotifi olması özelliklerinin 2007 ilk çeyreğinde de etkisini devam ettirdiğini gördük. İhracat YTL’nin bu kadar “aşırı” değerli olduğu bir durumda nasıl rekorlar kırıyor?
Bildiğiniz gibi $/YTL kurunun 1,5’nin üzerine çıkmasını dört gözle bekleyenler var. Sanırım kendileri 2001 ve 2002’de aldıkları dolarları hala satamadılar ve kâr etmeyi bekliyorlar. Onlar için kötü haber $/YTL kuru 2 bile olsa zarar edecekler, çünkü iktisatta fırsat maliyeti diye bir şey var. Bu kişilerin mazeretleri de hazır: Kuru yükseltip ihracatı patlatacaklar, en büyük destekçileri de bazı köşe yazıları. Her dış ticaret istatistikleri açıklandığında şaşırıyorlar, ihracat nasıl bu kadar artar diye. Öncelikle bu kişiler arz-talepten yani piyasadan bihaber kişiler. Hala aşırı değerlenmiş YTL diye bir şeyden bahsediyorlar. Dalgalı kur arz ve talep tarafından belirlenen kur demek olduğuna göre, neye göre aşırı değerlenmiş diye sormak lazım. Şimdilik bunları bir kenara koyalım, ihracata dönelim.
İhracatı döviz kurunun, ihraç edilen mal fiyatının ve yabancı ülkelerin talebinin fonksiyonu olarak yazabiliriz.
X=f(E,P,Df) E=$/YTL
f1>0
f2<0
f3>0
Döviz kuru ile başlayalım: Fiyat ve talep veri iken, döviz kuru ile ihracat miktarı arasında aynı yönde bir ilişki vardır, diyor teori. Ancak teori esnekliğin ne olduğunu söylemez. Döviz kuru 1 br. arttığında ihracatın ne kadar artacağı esnekliğe bağlıdır. Bunu incelediğiniz ülkenin verilerinden hesaplamanız gerekir. Türkiye üzerine yapılmış çalışmalar mevcut. Sonuç olarak, Türkiye’de ihracatın kur esnekliği düşüktür. Eğer döviz kurunu arttırıp ihracat patlayacak diye beklerseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.
Fiyatta kura benze bir etkiye sahiptir. Fiyatın düşmesi kurun yükselmesi ile aynı etkiyi yaratacağından ayrıntıya girmiyorum.
Şimdi yabancı ülkelerin talebini ele alalım: Dış talep ile ihracat miktarı arasında da aynı yönlü bir ilişki vardır. Burada da yine esneklik önemlidir. Türkiye ekonomisinde de ihracatın dış talep esnekliği döviz kuru esnekliğinden yüksektir. Kısaca Türkiye’nin ihracatında dış talep daha belirleyicidir. İhracat yaptığımız ülkeler durgunluk yaşamadığı sürece Türkiye ihracat yapar.
Sonuç olarak, kur yüksek veya düşük, dış talep canlı olduğu için mallarımızı satabiliyoruz. O zaman bırakalım da yüksek fiyattan satalım. Kuru yükseltip ucuza mal satıp pahalıya almanın ne anlamı var.
Hükümetin turizm ve gıdada vergi indirimi yapılacağı açıklamaları ile vergi indirimlerinin etkisi ve bütçe konusu bir kez daha gündeme geldi. Hükümet 2008 yılından itibaren turizmde KDV’nin %18’den %8’e indirileceğini, ayrıca gıda da vergi indirimi yapılacağını açıkladı. Bu açıklamalar bütçe açığı konusunda kaygılanan kişileri rahatsız ederken, bu sektör çalışanlarını sevindirdi.
Vergi indirimlerinden beklenen, vergi indirimi yapılan mal/hizmete olan talebin artması, sektörün canlanmasıdır. Hatta Laffer eğrisi gereğince, talep yeterince artarsa toplanan vergilerde bir azalma olmayabilir.
Literatürde, vergi indirimlerinin tüketimi arttırıp-arttırmayacağı tartışmalı bir konudur. Ricardo-Barro denkliği olarak bilinen teoriye göre, harcamalar azaltılmadan yapılacak bir vergi indirimi sonucu, gelecekte hükümet vergileri yeniden yükseltmek zorunda kalacaktır. Sürekli gelirini korumak isteyen hanehalkı bunu bildiği için bugünkü tasarruflarını arttırır. Yani vergi indirimleri sonucu hanehalkının eline geçen gelir harcanmaz, tasarruf edilir. Aynı dönemde hükümetin tasarrufları düşeceği için toplam tasarruflarda bir değişme olmaz. Talep artmayacaktır. Ayrıca, devletin daha uzun dönemli bir borçlanma ufkuna sahip olması bu durumu değiştirmez. Hanehalkları bugünkü vergi indirimleri sonucu çocuklarının daha yüksek vergilere tabi olacaklarını düşüneceği için yine ek gelir tasarruf edilecektir.
Bu görüşün aksine vergi indirimleri sonucu harcamaların artacağını söyleyen ve Ricardo-Barro denkliğini eleştiren görüşler de vardır.
Vergi indirimlerinin en önemli sonucu bütçenin gelir kalemlerinde azalış olması nedeniyle bütçe açığının artmasıdır. Bütçe açığı ya enflasyonist finansman ile veya borçla finanse edilecektir. Enflasyonist finansman tarih olduğuna göre geriye sadece borçlanma kalıyor. Borçlanmanın artması borç/GSYİH oranını artırır, faiz oranını arttırır, dışlama etkisi yaratarak özel kesim yatırımlarını olumsuz etkiler. Peki vergi indirim sonucunda tüketimin vergi gelirlerini değiştirmeyecek kadar artması mümkün müdür?
KDV indirimi %18’den %8’e düşecek. Bu tüketiciye fiyat indirimi olarak yansıyacak. Bu indirim sonucu eskisi ile aynı vergi miktarını toplamak için harcamalarda %125’lik bir artış gerekiyor. Bunun için bu malların/hizmetlerin talebinin fiyat esnekliğini bilmeye gerek vardır.
Sonuçta yapılacak vergi indirimleri bütçeyi olumsuz etkileyebilirken, sektör talebinde artışa neden olmayabilir. Ben vergi indirimlerini savunuyorum ancak, yüksek bütçe açıklarının ekonomiye çok daha fazla zarar vereceğini düşünüyorum. Bu nedenle hükümet, vergi indirimlerini, kamu harcamalarını azaltarak yapmalıdır.
İnsanların büyük çoğunluğu (belki hepsi demeliyim) ihracatın çok iyi, ithalatın bir felaket olduğuna inanırlar. Onlara göre, ülke hiç ithalat yapmadan ihracat yapıyorsa işte bu ideal durumdur. Bu nedenle, bu hedefi gerçekleştirecek politikalar uygulanmalıdır. Yüksek kur, düşük faiz, ihracata teşvikleri, ithalat kotaları ve tarifeler. Bu tür politikalar ile ihracat arttırılmalı, ithalat sıfıra inmelidir. Bu argüman serbest ticaret taraftarları tarafından hem özgürlükler açısından, hem de serbest ticaretin refahı arttıracağı nedeniyle eleştirilir. Ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım.
Düşünün ki, bu ihracat fetişistleri ithalat düşmanları argümanlarını anlata anlata sonunda tüm dünyayı haklı olduklarına ikna ettiler. Tüm ülkeler ihracatını arttırıp, ithalat yapmamak için politikalar üretiyor. Bu sistem kesinlikle yürümeyecektir. Bir ülkenin ihracatı diğerinin ithalatı olduğu için dünyada ihracat da ithalat da, yani ticaret, olmayacaktır. Bu politikanın sonucu “0 ticarettir”. Bu sistem kendi altını oyan bir sistemdir. Aynı zamanda dünyadaki büyümenin ve refahın da altını oymaktadır. İşte bu argümanın sonucu: hiç ticaret yapılmayan, büyümeden ve refahtan eser kalmamış bir dünya!
Şimdi bu argümanı savunanlar, biz bunu sadece kendi ülkemiz için istiyoruz, diğer ülkeler için değil diyebilirler. Eğer ülkemiz, mevcut durumda korumacı politikalar uygulayan tek ülke olursa bundan faydalanırız diyebilirler. Buradaki yanlışlık da yapılan en temel hatalardan biridir. Bu hata, ticaretin sıfır toplamlı bir oyun olduğunu zannetmektir. Ticaret gönüllü olduğu sürece her iki tarafın da (hem ihracat yapanın, hem de ithalat yapanın) kazandığı bir oyundur. Serbest ticaret, korumacılık gibi dünyayı tek bir uluslararası alış-veriş yapılmayan, fakir bir dünyaya çevirmeyecek, dinamik, sürekli büyüyen, refahı artan bir dünya yaratacaktır. Tarihte en gelişmiş ülkeler en fazla ticaret yapan ülkelerdir. Son olarak Bastiat’tan bir söz: “malların geçmediği sınırlardan askerler geçer”.
Geçen hafta Abdüllatif Şener’in açıklamaları ile dalgalı döviz kuru tartışılmaya başlandı. Abdüllatif Şener dalgalı kurun görevini yapmadığını söyledi. Bu yazıda dalgalı kurun ne olduğunu ve dalgalı kur görevini yapmıyor demekle ne denmek istendiğini ele alacağım.
Dalgalı kur, kurun piyasa güçleri tarafından belirlenmesi demektir. Kurun ne olacağı piyasada dövize olan talep ve arz tarafından belirlenir. Talep artışı olduğunda ve arz sabitken döviz kuru yükselecek; talep azaldığında, arz sabitken, kur düşecektir. Aynı şekilde, arz artışı kuru düşürecek, arz azalışı ise kuru yükseltecektir. Piyasaya MB müdahalede bulunmayacaktır.
Peki dalgalı kur çalışmıyor ne demek? Bir ülke cari açığa sahipse (Türkiye gibi) bunun anlamı ülkeye cari işlemler yoluyla giren döviz, çıkan dövizden daha azdır. Bu döviz farkı talebin arzdan fazla olması demektir ve döviz kuru yükselmelidir. Kur yükseldiğinde ithalat ve ihracat bundan etkilenecek ve cari işlemler dengeye gelecektir.
Cari işlemler açığı nedeniyle kurdan şikayet edildiğinde, ya kur yeterince yükselmiyor ya da kurun yükselmesinden cari işlemler hesabı kalemleri (ihracat ve ithalat kastediliyor) etkilenmiyor demek istenilmiştir.
Burada kastedilen birinci durumdur. Yani, cari açığa rağmen kur yükselmiyor ve bu nedenle ithalatta azalma ve ihracatta artış olmuyor. Ancak kurun yükselmemesinin nedeni tam da dalgalı kurun görevini yapmasıdır. Türkiye’de döviz arzı, talepten fazla olduğu için kur yükselmiyor. Türkiye’de ithalat yapmak için talep edilen döviz miktarı, ihracatla kazanılan döviz ile sağlanamasa da diğer kalemlerle (örn. sermaye hesabı) kazanılan döviz ile sağlanabiliyor. Bu kalemlerden elde edilen döviz miktarının fazla oluşu da kuru yükseltmiyor. Yani, dalgalı kurun görevini yapmaması gibi bir durum yok. Eğer, bu arz fazlasına rağmen kur yükselseydi, o zaman kur görevini yapmıyor diyebilirdik.
Aslında, dalgalı kuru tartışmak da bu sorunun çözümü değil. Diyelim ki Türkiye’de dalgalı kur gerçekten çalışmıyor ve piyasa şartlarının aksine kur yükselmiyor. Bu durumda kur rejimini değiştirip sabit kura geçmek bir çözüm değildir. (Dün Abdüllatif Şener de kur rejimi değişikliğini kastetmediğini söyledi.) Sabit kurda zaten herhangi bir dengeleme mekanizması yoktur. Eğer cari açıktan şikayet edip, suçu kura atıyorsanız o zaman, benim anladığım, demek istediğiniz şey deva lüasyondur, bilerek veya bilmeyerek. Deva lüasyon da, Türkiye’nin 2001’den bugüne kat ettiği yolu boşa çıkaracak bir yöntemdir, en başta da enflasyondaki düşüş geliyor.
« Önceki ::