• Arkadaşlarım

PİYASA EKONOMİSİ DÜŞMANLIĞI

6/5/2008 · Kategori: Kapitalizm

Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada piyasa ekonomisine karşı husumet duyan insanların sayısı oldukça fazla. Öyle ki, bir çok kişi de bu husumet sanki içgüdüsel hale gelmiş. Piyasa ekonomisine ve piyasa ekonomisini hatırlatan her şeye karşı herhangi mantıksal bir süzgeç kullanmaksızın , peşinen olumsuz tavır takınmak karakterlerinin bir parçası olmuş. Kapitalizm ve kapitalist sözcüklerinin hakaret gibi kullanılması, kapitalizmin ne olduğunu düşünmeden ya da öğrenmek için kapitalizm savunucusu düşünürlerden herhangi bir okuma yapmadan ve hatta kapitalizmi tanımlamadan kafalarda oluşturulan canavara kapitalizm ismi veriliyor. Dünyada yaşanan her sorunun nedeni, her kötülüğün anası. Öyle ki, hiçbir kapitalist düşünür dış ticaret kısıtlamalarını savunmamasına, tam tersine kısıtlamalara karşı mücadele etmesine rağmen, gelişmiş bir batı ülkesinin fakir bir Afrika ülkesine uyguladığı ve her iki ülkeye de zarar veren ticaret kısıtlamalarının suçlusu da kapitalizm, devletin ekonomiye müdahalesi, verimsiz kamu işletmeleri, büyük bütçe açıkları, Merkez Bankasının yanlış politikaları, sabit kur uygulaması nedeniyle yaşanan krizlerin suçlusu da kapitalizm.

 

Kapitalizm çok geniş bir kavram, bir sosyal sistemin adı. Kapitalizmin ekonomideki tezahürüne piyasa ekonomisi deniyor artık. Madem piyasa ekonomisi kapitalizmin bir parçası o da kötü ve suçlu. Bir düşünelim piyasa ekonomisi düşmanlığının arkasında ne var. Piyasa ekonomisi dediğimizde bahsettiğimiz şey arz ve talep. Fiyatların oluşumu, üretim miktarının belirlenmesi, buna bağlı olarak ülkelerin ve bireylerin gelirlerinin belirlenmesi arz ve talep yoluyla oluyor. Hangi malların üretilip hangilerinin üretilmeyeceğine, üretilen malların miktarına ve dağıtımına  arz ve talep karar veriyor. Bu arz-talep bir türlü sihirli bir şey mi? Nasıl oluyor da her şeyin belirleyicisi oluyor? Arz-talep bireylerin tercihlerinin somutlaşmış hali. Birçok karar vericinin kararlarıyla oluşuyor arz ve talep miktarları/eğrileri. Tüm bireyler bu sürece katılıyor. Bir kişi ya da bir topluluk karar vermiyor, karar sürecine herkes katılıyor ve kimin daha zeki, kimin daha çok okumuş, kimin daha entelektüel olduğuna bakılmıyor. Bunların bir önemi yok, tüm bireylerin tercihlerini yansıtıyor arz/talep, yani piyasa ekonomisi. Buna karşı husumet beslemek bireylere karşı husumet beslemek anlamına geliyor.

 

Bir sanatçı eserlerine halkın ilgi göstermediğinden yakındığında, insanlar benim eserlerimi anlayacak kapasitede değiller, eserlerim çok daha fazla kıymet görmeyi hak ediyor demek istiyordur. Bunu sağlamanın yolu olarak da devlet desteği talep eder. Halktan yakınır, piyasa ekonomisine kızar. Çünkü eserlerinin piyasadaki değeri, kendi kafasındaki değerden düşüktür. Bir başkası projesi için devlet desteği ister. İnsanların kendisini anlamadığından yakınır. Piyasaya ve halka karşı küskünlük hisseder. Hak ettiği değeri görmediğinden yakınır.

 

Oysa değerin piyasada belirleniyor olması iktisadın temel prensiplerinden biridir. Size göre eserinizin, ürününüzün değeri ne olursa olsun, sonuç tüm karar vericilerin değerin belirlenmesi sürecine katılımı ile ortaya çıkar. Bu değer eserin veya ürünün üreticisinin kafasındaki değere uymadığında takınılan tavır piyasayı ve halkı suçlamak olur.

 

İktisadi hayattaki bu durumun yansımasını politik alanda da görüyoruz. Kolektif sistemlerin nasıl işlediğine bakalım. Bir diktatör veya akiller grubu hem ekonomik hem siyasi alanda insanlar adına kararlar verirler. Kendileri halk için neyin iyi olduğunu bildikleri iddiasındadırlar. Halka rağmen halkı yönetmeye çalışırlar. Onların gözünde halk bilinçsiz, cahil insanlardan oluşur. Uzun vadeli düşünemez ve kendisi için neyin iyi olduğunu bilemez. Bu insanlara göre hiç kimse kendisi için neyin iyi olduğunu bilemez, ancak onlar herkes için neyin iyi olduğunu bilirler. Sonuçta sürekli olarak halkla çatışma halinde olan bir grup oluşur. Halkın onların fikirleri ile uyuşmayan her tercihinde halka kızgınlıkları ve küskünlük artar. Bu grup kendilerini iktidar yapacak gücü de bulduklarında halk egemenliği bir masal haline gelir. Yönetimdekiler toplum mühendisliği yaparak hayallerindeki halka uygun bir halk yaratmak için çabalarlar. Bireye ve bireysel tercihlere karşı düşmanlık ve bu tercihlere ekonomik ve siyasi alanda yer verilmemesinin sonucu, totaliter rejim altında özgürlüklerin tamamen yok olması ve karnını doyuramayan insanlardır.

KORKAK BAKKAL ve SÜPER MARKET

10/11/2007 · Kategori: Kapitalizm

Geçen hafta Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan hipermarketlerle ilgili yeni ve saçma düzenlemeler getiren bir kanun tasarısı hazırladıklarını söyledi. Bu tasarıya göre 400 metrekareden büyük marketler,

 

·          Akşam saat 20.00’de kapanacak

·          Pazar günleri açılmayacak

·          Marketlerin kendi markaları olan ürünlerden elde ettikleri ciro, toplam cironun %20’ni geçemeyecek

·          Yeni marketlerin açılması Büyük Mağazalar İzin Kurulu adında yeni kurulacak kurumun iznine bağlı olacak.

 

 

Anlaşılan bu kanundan 3 kesim etkilenecek: 1. 400 metrekareden küçük market ve bakkallar devlet babanın şefkatli elleri tarafından korundukları için gayet memnun olacaklardır. 2. 400 metrekareden büyük marketler ise, aynı şefkatli el tarafından boğazlanıyor. Nedeni de, tüketiciye kaliteli hizmet verip, düşük fiyattan mal satmaları. Suç çok büyük. Kimseden kıyak beklemeden, kendi işine bakıp, işini en iyi şekilde yapmak. 3. Tüketiciler. Evet tüketiciler de şefkatli eller tarafından cezalandırılıyor. Ellerinden seçme özgürlüğü alınıyor ve kalitesiz ve pahalı ürünlerden satınalmaya zorlanıyorlar. Burada dikkat çeken bir diğer unsur şu ki, büyük marketler Pazar günleri açılmayacak hem de akşam 20 de kapanacak, böylece çalışan insanların iş çıkışı alış-veriş yapmaları engellenecek.

 

 

Açık ki, devlet yine birilerini feda edip, başkalarını kalkındırmaya çalışıyor. Acaba bakkalların elinde nasıl bir baskı unsuru var ki böyle saçma sapan kanunlar çıkarmak için devleti harekete geçirebiliyorlar. Ya da bizim devlet adamlarının zaten böyle saçma işler yapmaya meraklı olmasından mı kaynaklanıyor.

 

Yukarıda saydığım 4 maddeden üçü direkt olarak hem büyük marketleri hem de tüketiciyi cezalandıran kanunlar. 4. madde ise, daha dolaylı bir madde. Tüketiciye etkisi daha uzun dönemde ortaya çıkacak ve eğer ilk 3 madde olmasaydı büyük marketler tarafından muhtemelen memnunluk duyulacak olan bir madde. Biz piyasalar serbestleşsin derken, adamlar piyasaya girişleri zorlaştırıyor. Gördüğü her büyük işletmeyi tekel zannedenlere duyurulur, tekel ancak piyasaya girişler kısıtlanarak yaratılır. Bunu da şekilde görüldüğü gibi ancak devlet yapabilir. Tabii bu engeller rağmen yine de market açmak isteyenleri de artık daha zorlu bir mücadele bekliyor. Yatırımların önündeki bürokrasiyi azaltmak şöyle dursun, daha da arttıran bir düzenleme.

 

İşin bir başka boyutu da bu kanun amacını gerçekleştirip-gerçekleştiremeyeceği sorusu. İnsanlar robot değiller, bir davranış şeklini her türlü olumsuzluğa rağmen sonsuza kadar uygulamazlar. Bu kanun uygulanmaya başladığında hem tüketiciler hem de büyük marketler kendilerini bu yeni duruma göre ayarlayacaklardır. Mesela, alış-verişlerin Pazar yerine, diğer günlere kaydırılması en muhtemel sonuç olarak görünüyor. Büyük marketler de, yaptıkları hafta sonu indirimlerini diğer günlere çekmeyi düşüneceklerdir, belki ek hizmetlerle müşteri kaybetmemeye çalışacaklardır.

SOSYAL DEVLET= ZENGİNDEN AL, FAKİRE VER

17/8/2007 · Kategori: Kapitalizm

Sosyal devlet politikası denilince anlaşılan şey zenginden alıp fakire vermektir. Bunun için herhangi bir ahlaki ilke de aranmaz. A kişisi B’den zengindir, o zaman B, A’nın serveti üzerinde hakka sahiptir. Zaten böyle bir ilkenin ahlaki savunması da yapılamaz. Destekleyicilerine göre, birinin zengin, diğerinin fakir olması bu politikanın uygulanması için yeterlidir.

 

Böyle bir dağıtım ilkesine karşı çıkmak öncelikle ahlaki ilkeleri savunarak yapılmalıdır. A’nın legal yollarla kazandığı servetine B’nin ortak olması, insanın çalışmasının, aklının, emeğinin karşılığını alması gerektiği ilkesine aykırıdır. A’nın ekonomik faaliyetleri sonucunda sahip olduğu servet/gelirin topluma paylaştırılması en temel insan hakkı olan özel mülkiyet haklarına aykırıdır. Tersi durum söz konusu olsa, A servetini illegal yollarla kazanmış olsa bile, mallar topluma dağıtılamaz. Bir hırsız yakalandığında hırsızlıktan edindiği servet topluma mı dağıtılır, yoksa asıl sahiplerine mi verilir?

 

Ayn Rand kitaplarında, zenginden çalıp fakire veren Robin Hood’u bu dağıtım düşüncesinin sembolü olarak tanımlar ve Robin Hood’un dünya üzerindeki etkisinin silinmesi gerektiğini yazar. Hatta meşhur romanı Atlas Silkindi’de[1] zengin Amerika halkından fakir Halk Devletleri halklarına gönderilen yardımlara el koyan bir kahramanı da vardır.

   

 Zenginden alıp fakire verme şeklindeki dağıtım ilkesi o kadar yerleşmiştir ki hiç kimse onun haklılığını sorgulanmaz. Bunun nedenlerinden biri, böyle bir dağıtım ilkesi uygulandığında herkes kendisinden daha fazla ücret alan komşusundan bir şeyler koparacağını düşünür. Genelde başarısız insanlarda varolan duygu bir haksızlığa uğramışlık duygusudur. Bu nedenle onları kurban olarak betimleyen tüm sistemler, onlar tarafından desteklenecektir. Hiç kimse bu sistemin ahlaki temellerini düşünmez, sorgulamaz. Uzun bir süre önce Ekonomitürk’de benim geç keşfettiğim “yoksulluk” başlıklı bir yazı yazıldı. Ben de yazar ekonomix’in son cümlesine katılıyorum: Kahrolsun Robin Hood!!!



[1] RAND Ayn, Atlas Silkindi, Plato Film Yayınları

GELİR DAĞILIMI/BÖLÜŞÜMÜ

15/8/2007 · Kategori: Kapitalizm

Gelir dağılımı meselesi, her siyasi sistemde üretim probleminden sonra ele alınmalıdır. Gelir üretilmeden onu dağıtmaya çalışmak, ortada pasta yokken pasta yemekte ısrar etmeye benzemektedir. Bu yazının amacı gelir dağılımı teriminin kullanılmasının doğru olup-olmadığını tartışmak olduğundan, üretim problemi ele alınmayacaktır.

 

Ekonomi ile ilgili tartışmalarda zaman zaman gelir dağılımı ile ilgili yorumlara rastlamak mümkün. Tüik’in istatistiklerinden yararlanarak gelir dağılımı düzeldi/düzelmedi gibi havada kalan yorumlar yapılıyor.

 

Gelir dağılımı bozuluyor veya düzeliyor dendiğinde burada bir ön kabul vardır: Üretim faktörleri tarafından yaratılan gelir topluma aittir ve herkese eşit olarak dağıtılmalıdır.  Bu ön kabul –en azından zımni olarak- kabul edilmeden gelir dağılımı ilgili yorum yapmak mümkün değildir. Zira, gelir dağılımı düzeliyor demekle mutlak eşitliğe yakınlaşmak, gelir dağılımı bozuluyor demekle de mutlak eşitlikten uzaklaşmak kastediliyordur. Ancak bu ön koşul tamamen yanlıştır. Dağıtım diye bir sorun kapitalizmde var olamaz. Kapitalizmde dağıtım meselesi üretim süreci ile birlikte çözülür ve yeniden dağıtım gereksizdir. Dağıtım meselesi, Mises’in dediği gibi, ancak üretimle dağıtım arasındaki bağın koparıldığı bir sosyalist toplumda ortaya çıkar.

 

Dağıtım meselesi, sosyalizme özgüdür. Bu mesele, sadece sosyalist bir ekonomide ortaya çıkar. Özel mülkiyete dayalı iktisadi bir toplumdaki dağıtımdan söz etme alışkanlığında olduğumuz ve iktisadi teorinin gelir dağılımı meselesiyle ve “dağıtım/bölüşüm” başlığı altında üretim faktörlerinin fiyatlarını belirlemeye ilgilendiği doğrudur. Bu terminoloji gelenekseldir ve yerine başka bir şeyin ikamesi düşünülmeyecek kadar yerleşiktir. Yine de, bu terminoloji yanlışa sevk edicidir ve tanımlamayı/betimlemeyi kastettiği (bu) teorinin tabiatına işaret etmez. Kapitalizmde gelirler, üretimle sıkıca bağlı piyasa işlemlerinin bir neticesi olarak ortaya çıkar. İlk önce şeyler/maddeleri üretip daha sonra da dağıtmayız. Ürünler kullanım ve tüketim için tedarik edildiğinde, büyük bir kesim için gelirler zaten belirlenmiştir; zira gelirler, üretim sürecinde ortaya çıkar ve, hakikaten, ondan elde edilir. İşçiler, toprak sahipleri ve kapitalistler ve üretime katkı yapan müteşebbislerin büyük bir kısmı, zaten, ürün tüketime hazır olmadan önce kendi hisselerini almışlardır. Piyasada nihai ürün için istenen/elde edilen fiyatlar, sadece müteşebbislerin bir kısmının üretim sürecinden elde ettiği gelirleri belirler. (Bu fiyatların diğer sınıfların gelirleri üzerinde sahip olduğu etki, zaten, müteşebbislerin tahminleri sayesinde tesirini göstermiştir.) Bu yüzden, kapitalist toplum düzeninde toplam sosyal bir gelir oluşturmak için bireysel gelirlerin toplanması, yalnızca teorik olarak tasarlanan bir şeydir; dağıtım kavramı, sadece semboliktir/temsilidir.[1] 

 

Piyasa ekonomisin uygulandığı bir ekonomide rakamlara bakarak gelir dağılımı hakkında yorumlar yapmak yanlıştır/yanıltıcıdır. Piyasa ekonomisi savunucusu, gelir dağılımı terimini bu anlamda kullanmamalıdır. O bu sorunun kapitalizmde hiçbir zaman varolmayacağını söylemelidir. Aksi takdirde sosyalizmin kavramları kullanılarak tartışmaya girişilmiş olur ki, argümanların ve terimlerin tanımları üzerinde bir uzlaşma olmadan yürütülen böyle bir tartışma, bu kişinin tartışmada yenik düşmesine yol açar[2].

 

Not: Mises, Sosyalizm adlı eserinde gelir dağıtımı meselesini ayrıntılı olarak incelemiş ve sosyalist bir toplumda dahi gelir dağıtımının uygulanmasının mümkün olmayacağı sonucuna varmıştır.



[1] MİSES Ludwig von, SOSYALİZM, Liberte Yayınları, s.150-151, Şubat 2007

[2] Argümanların net olarak tanımlanmasının rasyonel  fikrin avantajına olduğu konusunda bkn. “Ayn RAND, Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal” içinde “Uzlaşmanın Anatomisi”.

AKP, ÖZGÜRLÜKLER, LİBERALİZM

19/7/2007 · Kategori: Kapitalizm

Bildiğiniz gibi seçimlere 3 gün gibi kısa bir zaman kaldı. Haber kanalarında parti başkanlarına veya millet vekili adaylarına sürekli rastlamamak mümkün değil. Herkes oy yarışında. Kimi laiklikten dem vuruyor, kimi istikrardan. Kimi milliyetçilikten, kimi iktidar olunca dağıtacağı paralardan. Seçim tarihinin belirlenmesi ile birlikte tartışılmaya başlayan başka konular da var. Nedir bunlar? 1. AKP ekonomik olarak başarılı mı? (Aslında bu konu muhalefetin her zaman dilindeydi.) 2. AKP döneminde özgürlükler konusunda bir ilerleme sağlandı mı? (Bu konu yeni sayılır. Çünkü seçime üç gün kala herhangi bir partiden bu yönde bir vaat ya da eleştiri duymadık.) 3. AKP parti liberal bir parti midir? (Bu konu sizin için yeni sayılabilir. Ama AKP’nin ne kadar liberal olduğu liberaller arasında ciddi bir tartışma konusudur.) 4. Seçim sonuçları ne olur? (bu konuda herkesin bir tahmini veya umudu var.)

 

AKP dönemindeki ekonomik gelişmelere yazılarımda değiniyorum. Ama blogumuzun yapısına ters düştüğü için siyasi yorumlara girmemiştim. Ancak izlenimlerde yayınlanan şu yazı bu soruları o kadar iyi analiz ederek cevaplamış ki en azından link verelim istedim. Özellikle liberal tanımı ve bu tanımdan hareketle AKP’nin liberal olup-olmadığına verilen cevap referans gösterilecek türden. Yazıyı okumak için buradan buyurun.

BANKA SATIŞLARI ve MÜLKİYET HAKLARI

22/6/2007 · Kategori: Kapitalizm

Uzun zamandır bankacılık sektöründe yabancı payının artışından, borsadaki yabancı payının fazla oluşundan şikayet edildiğini duyuyor, okuyoruz. Son olarak Oyakbank’ın satış kararının alınmasından sonra bu kez şikayetler asker de böyle yaparsa halimiz nice olur söylemine dönüştü. Hatırlayacağınız gibi geçen yıllarda da yabancılara yapılan mülk satışından memleket parsel parsel satılıyor diye şikayet ediliyordu.

 

Tabii bu satışlar iktisadi nedenlerle yapılıyor ve başka bazı iktisadi sonuçlar doğuracaktır. Bankaların satılmasındaki iktisadi nedenleri en iyi bu satışa karar verenler biliyorlardır. Bu nedenlerden biri başka sektörlere odaklanmak olabilir. Nitekim Koç Holding bu yönde bir karar vererek Migros’un satılacağını açıkladı.

 

Nedenler ve sonuçlar ne olursa olsun yabancılara bir şeylerin satılmasından her koşulda rahatsızlık duyan aydınlarımız ve halkımız var. Bankacılıktaki yabancı payını sınırlandırmayı seçim vaatlerine koymuş partiler var. Yabancıların mülk satışını yasaklamaktan bahseden yazarlarımız var. İktisadi etkileri bir tarafa koyalım. Bu kişilerin kime ve neye karşı olduklarının farkındalar mı acaba? Burada yasaklanmak istenen, sınırlandırılmak istenen şey mülkiyet haklarıdır. Mülkiyet hakkı üretip sahip olduğunuz bir şey üzerindeki tasarruf hakkıdır, size üretmediğiniz halde bir şeye(lere) sahip olma garantisi vermez. Yani, buradaki mülkiyet hakkı satışı yapanın (mala sahip olanın) hakkıdır, satın alanın (yerli ya da yabancı) böyle bir hakkı yoktur.

 

Satamadığınız bir şeyin sahibi değilsinizdir. Bu ilkeyi göz önüne alırsak satışa getirilen kısıtlamaların tam bir mülkiyet hakkı ihlali olduğunu anlarız. Türkiye örneğinde, bankaların satışının sınırlandırılması, mülk satışlarının yasaklanması bu mülklerin ve bankaların sahibi olan kişi veya kuruluşların mülkiyet haklarının hiçe sayılmasıdır. Bu satışlara konulmak istenen sınırlamalara ilk önce bu nedenle karşı çıkılmalıdır. Bu sınırlamalar Türkiye’de yaşayan ve mülk sahibi olan kişilerin haklarının ihlalidir.

 

Türkiye’ye gelen (yerleşen veya yatırım yapan) her kişiyi ülkeyi bölmek için gönderilmiş ajanlar olarak görmek gibi bir eğilim var insanlarımızda. Bunun nedeni aşağılık kompleksi mi, yoksa kendini dev aynasında görmek mi anlayamıyorum. Ama nedeni ne olursa olsun bu korkulardan, şüphelerden sıyrılmalıyız.

 

 

Site Meter